HIGHLIGHTED
DOSYA
Medya sanatçısı Stephen Kelly’nin “Open Ended Ensemble” isimli yerleştirmesine genetik programlama üzerinden güncel bir bakış.
Stephen Kelly ve Biyomimetik Estetik
Burak Öztürk

Stephen Kelly'nin Open Ended Ensemble (Competitive Coevolution) (2016) adlı enstalasyonu, makine öğrenimi (bundan sonra ML) ile robotiği genetik programlama (1) üzerinden birleştiren ve böylece alımlayıcıya diğer ML yapıtlardan daha farklı bir estetik değer (sublime) sunan bir yapıt. Yapıtın yüce (sublime) estetik değerini vurguladığına dair tespit Donna Szoke'ye ait olsa da (2) Szoke bunun bu yapıtta neden ve nasıl olduğuna dair bir irdeleme yapmaz. Bu metinde Donna Szoke'nin ortaya attığı noktadan başlayarak, Stephen Kelly'nin enstalasyonunda yüce estetik değerinin neden ve nasıl açığa çıktığını irdelemek ve bunun sonucunda Kant'ın yüce kavramını makine öğrenmesi teknolojisi bağlamında biraz daha genişletmeyi amaçlayacağım. Çünkü Kelly'nin yapıtının Kant'ın iki türden yücesini (matematik ve dinamik) birleştirdiğini söyleyeceğim.
(1) Genetik Programlama biyolojik evrimden esinlenen bir makine öğrenme çeşididir. Genetik programlamada parametreler değil de programlar süreç içerisinde evrimleşirler, uygun olmayan programlar elenir, uygun olanlar devam eder. Genetik Programlama ismiyle son derece örtüşür, öyle ki, biyolojideki mutasyon olayı bile programlama süreçlerinde taklit edilir.
(2) Donna Szoke, Exhbition Essay: Stephen Kelly, (Hamilton Artists Inc., 2016)
Stephen Kelly'nin enstalasyonunda iki karşıt kuvvet var: sabit duran floresan ışıkları ve bu floresanların üzerinde konumlanmış, onun ışıklarından kaçmaya çalışan kablo şeklindeki robotik problar (duyargalar). Problar ışıklardan kaçmaya çalışırken floresanlar da hangi ışıkların açık olacağına karar vererek probları tuzağa düşürmeye çalışıyor ve problar ışık kaynağına yakalandıkça bağlı oldukları amplifikatörden maruz kaldıkları ışık şiddetine denk seviyede ses çıkıyor. İki kuvvet de genetik programlama makine öğrenmesini kullanıyorlar. Ayrıca bu iki makinenin kasti olarak çevresel kontrolleri sanatçı tarafından zayıflatılıyor. Yani hem kendi varlıkları üzerinde (robotik anlamda) tam kontrole sahip değiller hem de örneğin problar kesin bir şekilde hareket edemiyorlar, sağ ve sol yöne sarsak şekilde ilerliyorlar. Böylece yapıt daha da açıklaşıyor, sahiden de temel biyolojik yaşam hem soyut düzeyde (makine öğrenmesiyle yazılım tarafında) hem de bu şekilde somut düzeyde (robotik/donanım tarafında) taklit ediliyor. Dolayısıyla iki kuvvetin de sözde-biyolojik faillikleri söz konusu ve her ikisi de genetik programlama ile programlanmış makineler, varlıklar (Bunlara varlık dememin sebebi de sahiden yaşamsallığı andırıyor oluşları). Bu iki varlık arasındaki ilişki tıpkı doğada da rastlanıldığı gibi bir av-avcı ilişkisi. İkisinin de kesin kontrol sahibi olamayışı aralarındaki rekabeti tüm olasılıklara gebe bırakıyor ve bu rekabeti süreğen kılıyor. (Biyolojiyi yapıtta bütünleşik olarak [yani hem biçimsel hem de içeriksel olarak] taklit eden bu yaklaşımı bio-mimesis olarak adlandıracağım) Ayrıca bu süreğenlik, yapıtın alımlanmasının zamanla kurduğu ilişkisini de diğer yapıtlardan biraz farklı kılıyor. Burada söz konusu olan süreçsel bir alımlama. Nitekim sanatçı ve akademisyen Sofian Audry de kendi tecrübelerinden hareketle bu türden eserlerde alımlayıcının enstalasyon ile daha uzun vakit geçirmesinin daha iyi olacağını vurguluyor. (3)
3 Audry, S. (2021) Art in the age of machine learning. Cambridge, MA: The MIT Press.
Enstalasyonu ilk kez gördüğümüzde hissettiğimiz şey korkuyla karışık bir kafa karışıklığıdır. Zira daha önce hiç görmediğimiz bir varlığın failliğine şahit olmak, bize ilkin onun nelere muktedir olabileceğini düşündürür ve çok muhtemeldir ki ilk bakışta bu muktedir oluşun sınırlarını saptayamayacağımızdan, onu tehlike olarak addederiz. Dahası, o bizim mekânımızda değil de biz onun (enstalasyonun) mekânındayızdır. Korku bir süre sonra estetik bir hazza dönüşür çünkü başta sınırsızlık gibi gözüken bütünün sınırlılığını algılar ve onu alımlamaya başlarız. Birincisi, bu fenomene güvenli bir açıdan şahit olduğumuzun tekrardan farkına varırız ikincisiyse akli melekelerimizle başlangıçta sınırsızlık olarak tanımladığımız şeyin bir sınırlılığa sahip olmak zorunda olduğuna analitik olarak (a priori) ikna oluruz (En azından Kant'ın yüce tanımı da böyle söyler). Nitekim adrenalin verici deneyimlerden haz duymamız da buna benzerdir.

Stephen Kelly, Open Ended Ensemble (Competitive Coevolution), 2014
Tıpkı güzel, çirkin gibi yüce de estetik değerlerden bir tanesidir. Yüce, güzelden ayrı bir estetik değer olarak ilk kez 18. yüzyılda Edmund Burke tarafından ele alınır (Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beautiful [1757]), ardından Kant, Edmund Burke'a bir yanıt olarak kavramı daha da detaylandıran bir metin yazar (Observations on the Feeling of the Beautiful and Sublime [1764]). Kant'a göre iki çeşit yüceden bahsetmek mümkündür: Matematik yüce ve dinamik yüce. Matematik yüceye Mısır piramitlerinden örnek verir. Örneğin, piramitlerin önünde durduğunuzu hayal edin, ilk bakışta onun devasa boyutu karşısında büyülenirsiniz fakat bir süre sonra aklınız onun sınırlılığını tahayyül edebilmeye başlar. Piramitteki her bir taş bloğu sayamasanız da onun bir bütün olarak gerçekten de bir sınırı olduğunu aklınızla kavrarsınız. Buna karşılık dinamik yüce ise doğanın korkutucu gücünü deneyimlediğimiz ama onun bizim üzerimizde hakimiyet kurmadığı zaman hissettiğimiz estetik değerdir (4). Uzakta bir kasırga görürsünüz, her ne kadar korkutucu olsa da güvenli bir noktada olduğunuz gerçeği bu deneyimden haz duymanıza sebebiyet verir. Dolayısıyla Kant'a göre dinamik yücenin içinde korku hissiyatı da vardır.
4 Thorpe, L. (2020) The Kant Dictionary, s. 191-194. London, England: Bloomsbury Academic.
İşte Open Ended Ensemble’ın en büyük estetik içerimi de yeni türden bir yüce değerini açığa çıkarması ya da başka bir deyişle matematik yüce ile dinamik yüceyi birleştirmesidir. Daha önce hiç görmediğimiz bir varlığın (kompozit-robotik makinenin) hayatta kalmaya benzer, mücadeleci temel yaşamsal güdüleri sergilediğine şahit olmak, Kant'ın söylediğinden farklı olarak doğanın değil de teknolojinin dehşetengiz gücüne şahit olmaktır. Böylece teknolojinin bio-mimetik estetiği, iki farklı yüce türünü birleştirerek yeni bir bileşik yüce türünü keşfeder. Open Ended Ensemble bizi başlangıçta dinamik yüceyle karşılar. Enstalasyonun görünen yüzeyi her ne kadar dinamik yüceden ibaretmiş gibi gözükse de yapıtın arka plânını ve teknolojik süreçlerini okuyunca enstalasyonun içine matematik yücenin de gömülü olduğunu kavrarız (Belki de buna soyut-matematik yüce demeli). Genetik programlama tıpkı yapıtın kendisi gibi hiç bitmeyecek gibidir (Tıpkı biyolojik evrimin de hâlen devam ettiği gibi, insanlık olarak hâlâ evrimleşiyoruz). Enstalasyondaki matematik yüceyi, yapıtın isminden de hareketle, onun bu açık uçluluğunda buluruz. Sanki yapıtın biçimi alımlayıcıya dinamik yüceyi deneyim ettirirken, içeriği ise matematik yüceyi deneyim ettiriyor gibidir. Böylelikle yapıtın alametifarikası da burada ortaya çıkar. Şimdi tüm bunlarla birlikte, bu iki yücenin başka bir yolla, yani teknolojik ya da makine öğrenmesinin kullanılmadığı bir poetikayla yaratmanın mümkün olup olmadığını düşünmek istiyorum. Çünkü şayet bu bir araya getirişi mümkün kılmak başka bir yolla mümkün değilse, o hâlde estetiğe dair ufkumuz bir nebze daha genişleyecek demektir.


Stephen Kelly, Open Ended Ensemble (Competitive Coevolution), 2014
Soruyu özüne biraz daha yaklaştıralım: Matematik ile dinamik yüceyi salt doğal olanlarla birleştirmek mümkün mü yoksa bu birleştirme ancak yapay (artificial) olanlarla mı mümkün? Buradaki temel fark doğayı taklit etmekle doğanın süreçlerini taklit etmek arasındaki farkta yatıyor. Antik Yunandan günümüze gelen yazılmış ilk estetik eseri Aristoteles’in Poetika’sı, mimesis kavramını önerirken bunu kastediyordu: Doğada olup biten fenomenleri sanat yapıtında taklit etmek, onları sanat yapıtı üzerinde yeniden temsil etmek. Fakat burada karşı karşıya kaldığımız durum, doğayı taklit etmenin bir adım daha ötesinde. Burada taklit edilen veya yeniden temsil edilen şey, görünen, duyumsanan doğa değil de doğadaki fenomenin açığa çıkış biçimi. Dolayısıyla bu olguyu da bu sebeple bio-mimesis olarak adlandırdım. Bizim şu anda karşı karşıya kaldığımız yapıt, (elbette ki ML teknolojileri sayesinde) bir seviye daha derine inebilmiş vaziyette. Aslında Kelly’nin bu yapıtla söylediği şey şu olmalı bize, “size şu anda yabancı gelen şey aslında başından beri sizinle, sizde var olan ve henüz derinlemesine farkında olmadığınız şey”. Başka bir deyişle ilk deneyimde bize yabancı (alien) gelen olgunun aslında düşününce, başından beri bize ait olduğunu fark etmek. Tıpkı Kant’ın yüce deneyiminde de olduğu gibi, duyumsamadan akıl yürütmeye doğru giden ve bize içkin düalizmimizi hatırlatan o poetik süreç. Son olarak, eğer hususi bir değer atfetmek gerekecekse bu esere, o değer de bizzat bu poetik süreçte aranmalı. Yalnızca üçüncü yüceyi keşfettiği için değil ama insanı son derece yabancılaştırmak pahasına hakikatle yüzleştirdiği için.
Burak Öztürk
Kilyos, 29/09/2024